içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Av. Çetin’den kadınlara çağrı: Kabul etmeyin!

Avukat Süleyman Çetin, kadın cinayetlerinde ilk üçte İstanbul, Ankara ve İzmir’in yer aldığını belirterek, “Kadınlara sesleniyorum: Şiddeti kabul etmeyin ve hakkınızı arayın!” dedi.

Av. Çetin’den kadınlara çağrı: Kabul etmeyin!
Haberi Sesli Dinle

Ebru APALAK

Avukat Süleyman Çetin, kadın cinayetlerinde ilk üçte İstanbul, Ankara ve İzmir’in yer aldığını belirterek, “Kadınlara sesleniyorum: Şiddeti kabul etmeyin ve hakkınızı arayın!” dedi.

Çetin, Kanal İstanbul projesi konusunda, “Öncelikle şahsi fikrimi belirtmek gerekirse, anılan bu proje ülkenin zorunlu ve öncelikli ihtiyaçlarından ziyade ‘siyasi’ öncelikleri olan bir projedir” ifadelerini kullandı.

Çetin, muhalif gazetecilere FETÖ’cü oldukları iddiasıyla açılan davaları “Muhalif tüm seslerin yargı eli ile susturulması operasyonudur“ görüşünü dile getirdi.

Manşethaber’in Süleyman Çetin’e sorduğu sorular ve cevapları:

Türkiye’deki hukuk sisteminin mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mevcut yapılanma (partili cumhurbaşkanı sistemi) içerisinde, sistemi dengeleyici ve denetleyici mekanizmaların rolü çok önemlidir. Bunu sağlayacak en önemli faktör de “Kuvvetler Ayrılığı” sistemini hakim kılmaktır.

Hukukun üstünlüğü ilkesi doğrultusunda her türlü baskı ve etkiden uzak bağımsız bir yargı sistemi kurulmalıdır. Yüksek mahkemelerin oluşturulması, üye seçimleri, HSK’nin yapısı bağımsız ve tarafsız yargıya uygun hale getirilmelidir. Şu anda mevcut hukuk yapılanması maalesef yürütme erkinin güdümünde hareket etmekte ve bağımsızlığını da kaybetmiş durumdadır.

Mevcut sistemde Cumhurbaşkanı tarafından yayımlanan bir CBK (Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi), kanun tarafından düzenlenmemiş bir alanı düzenlemektedir. Yani ilgili alanda sonradan bir kanun çıkana kadar CBK o alanda kanun gücündedir. Bu ise, özellikle TBMM’de istikrarlı bir çoğunluğun olmadığı dönemlerde, TBMM’nin ataletinden cumhurbaşkanının yararlanmasını ve pek çok alanı CBK’ler marifetiyle düzenlemesini sonuç verir. Ancak kanunlar ve kanun mahiyetindeki işlemler bir müzakere sürecinden geçmeli, bir oydaşmanın ürünü olmalıdır. Zira modern demokratik anlayış bunu gerektirir. CBK’ler ise cumhurbaşkanı tarafından kabul edildikten sonra derhal yürürlüğe girmekte ve aynı konuda bir kanun ile düzenleme yapılana kadar -ki o gün hiç gelmeyebilir- yürürlükte kalmaktadır. Bu ise kanun ya da kanun gücünde düzenleyici işlem yapma mantığına aykırıdır.

Sizce insan hakları ihlallerinde bir artış var mı?

2002 ve 2017 dönemi, Türkiye'de demokrasi ve insan haklarının güçlendirilmesi bakımından çok önemli bir zaman dilimidir. 2001 yılından bu yana hayata geçirilen çok sayıda yasal ve Anayasal düzenlemeyle mevzuatımız, demokratik hak ve temel özgürlüklerin güçlendirilmesi doğrultusunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) hükümleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) içtihatları başta olmak üzere, taraf olduğumuz Avrupa Konseyi ve temel Birleşmiş Milletler (BM) insan haklan sözleşmeleri ile AGİT belgeleri ve Avrupa Birliği (AB) müktesebatıyla uyum boyutu da göz önünde tutularak iyileştirilme çabaları sergilenmiştir.

Ancak uygulamalara baktığımızda mevzuattaki iyileştirme çabalarının hiçbir önemi kalmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine İnsan hakları ihlalleri konusunda yapılan başvurularda Rusya birinciliği kaptırmazken artık bu birinciliği maalesef Türkiye kapmış bulunmaktadır.

Özellikle 2016 tarihinde FETÖ’cü terör örgütünün kahpe kalkışmasından sonra ilan edilen olağanüstü hal, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılmasına, terörle mücadele edilmeye çalışılırken, hukuksuz ve insan haklarına aykırı uygulamalar ağırlaşarak devam etti. Temel özgürlükler askıya alındı, adil yargılanma hakları ihlal edildi. STK’ler kapatıldı, gazeteciler ve avukatlar masumiyet karinesi hiçe sayılarak hapislere atıldılar. Uzun gözaltı ve tutukluluk süreleri ile insan hakları ihlalleri doruk noktasına ulaştı.

Emin Çölaşan ve Sözcü gazetesine yöneltilen FETÖ’cü oldukları yönündeki iddiaya ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

Hayatını FETÖ tipi suç örgütü yapılanmaları ile mücadele içinde geçirmiş olan Emin Çölaşan, Necati Doğru, Metin Yılmaz gibi kişilerin FETÖ’cülükten yargılanıyor olmaları ve hapis cezasına mahkum olmaları ülkenin trajikomik ama aynı zamanda ülke hukuku, demokrasi için bir yüzkarasıdır. Muhalif tüm seslerin yargı eli ile susturulması operasyonudur. Dosyalarda gazete yazı ve kupürlerinden başka tek bir delil bulunamamasına rağmen, masumiyet karinesi, kanunilik ilkesi ihlal edilerek böyle komik cezaların verilmesi, aslında FETÖ’nün hala yargı içinde aktif biçimde yer almaya devam ettiğinin de açık bir göstergesidir. 

Gazeteci Ahmet Altan tekrar hapse girdi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, cebir ve şiddete yönelmeyen, ülkenin milli birlik ve bütünlüğüne saldırı niteliği taşımayan her türlü fikir ve düşüncenin dışa vurulması, paylaşılması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin fikir ve ifade özgürlüğünün vazgeçilmez unsurlarındandır.

Ahmet Altan sadece fikir ve ifade hürriyeti kapsamında bir gazeteci olarak fikirlerini açıkladığı için değil FETÖ’nün medya yapılanması kapsamında “bilerek ve isteyerek örgüte yardım yapmak” suçundan yargılanmaktadır. Bu kapsamda, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasında 10 yıl 6 ay hapis cezasına mahkum olmasına rağmen, cezaevinde yatmış olduğu süre de dikkate alınarak tahliye edilmiştir. Burada hukuk tekniği açısından belirtmek gerekir ki, Altan eğer başka bir suçtan veya dosyadan dolayı yargılaması veya soruşturması var idiyse bu durumda yargılandığı ve mahkum olduğu davadan beraat etmesine rağmen diğer dosyaları nedeniyle salıverilmeden bu dosyalardan tutukluluğun devamına karar verilmeliydi. Bu nedenle aslında tutuklama kararından ziyade salıverme kararı hatalı olmuştur.

Kadın cinayetleri, çocuk istismarı gibi sorunlar nasıl çözülebilir?

Üzülerek söylemek gerekir ki, hemen her gün kadın cinayeti haberleri ile sarsılmaktayız. Türkiye’de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2013 yılında 237, 2014 yılında 294, 2015 yılında 303, 2016 yılında 328, 2017 yılında 409, 2018 yılında 440 ve 2019 yılında ise 474 kadın öldürülmüştür! 2019 yılı ise son 10 yılın en çok kadın cinayeti işlenen yılı oldu. En çok cinayet ise İstanbul, Ankara ve İzmir’de işlenmiş. Bu cinayetlerin önlenmesi konusunda ise adli makamlar, kolluk güçleri ve en önemlisi siyasi irade çok yetersiz kalmaktadır.

Kadın cinayetlerinin nedenleri incelendiğinde, bu cinayetleri önleme yönteminin hukuki tedbirleri artırmaktan ziyade, psikolojik ve sosyal boyutlarının ele alınması gerekmektedir. Cinsel kimlik üzerinden yapılan ayrımcılık, ötekileştirme, çocukların aile içinde başlayan yetiştirilme şekilleri önem taşımaktadır. Kadına aile içinde yüklenen görevler ile toplum içinde yüklenilen görev ve beklentiler farklı. Aynı şekilde bu rolleri eşitlemeye çalışmak da olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.

Siyasi iradenin adli mekanizmalar, kolluk güçleri, üniversiteler ve diğer eğitim kurumları ile STK işbirlikleri ile topyekun ulusal bir eğitim ve bilinçlendirme sistemi ile toplu aydınlatılmalıdır. Ülkemizde Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Kanun, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirleri düzenlemek amacıyla çıkartılmıştır.

Kadınlara sesleniyorum: Şiddeti kabul etmeyin ve hakkınızı arayın!    

Türkiye’deki hukuk siteminin yabancı sermayeyi kaçırdığı yönünde yorumlar yapılıyor son dönemde. Bu yorum sizce doğru mu?

Aslında bu soruya cevap vermeden önce şunu belirtmek gerekir Ülkemizde yabancı sermaye yatırımlarının artırılması ve yabancı sermaye girişinin sağlanması açısından çok büyük kolaylıklar getirildi. Yabancı sermaye girişi ve teşvikler konusunda ulusal mevzuatımızda bürokratik işlemleri azaltıcı birçok değişiklikler yapıldı. Ancak yazılı mevzuatınızda hangi kolaylıkları getirirseniz getirin önemli olan bunun uygulanmasıdır. Uygulama açısından Türkiye çok önemli hatalar yapmaktadır. Özellikle hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin olmadığı bir ülkede yabancı sermaye kendisini güvende hissetmez!

Küresel sermaye olarak da adlandırılan uluslararası sermaye girişlerine bakıldığında ülkemizde doğrudan yabancı yatırımlarının son yıllarda hızla gerilediğini görmekteyiz. 2015 yılında ülkemize gelen doğrudan yatırımla 19.2 milyar dolarken 2018’de %58 oranında düşerek 12.8 milyar dolara gerilemiştir. Bu gerileme 2019 yılında da aynen devam etmiştir. Bu gerileme sadece yabancı sermaye girişinde değil aynı zamanda yerli sermaye yatırımlarında da devam etmektedir.

Hukuk sisteminin yürütme erki karşısında bağımsızlığını yitirmiş olması, demokratik uygulamalardaki olumsuz değişiklikler hem yerli hem de yabancı sermaye yatırımlarının azalmasında çok önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kanal İstanbul Projesi Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile nasıl ilişkilendirilebilir?

Kamuoyunun gündemini işgal eden çok önemli konularından birisidir bu konu. Öncelikle şahsi fikrimi belirtmek gerekirse, anılan bu proje ülkenin zorunlu ve öncelikli ihtiyaçlarından ziyade “siyasi” öncelikleri olan bir projedir. Bu proje ABD ve arkasında İsrail tarafından güdümlenen bir projedir. İlginç olan şudur ki Çin’de bu proje sıkça anılmaktadır. Proje rakamlarının yüksekliği, finansal zorluklar, ülkemizin içinde bulunduğu durumlar bir yana, ekolojik anlamda ortaya çıkacak olumsuz değişiklikler, DSİ tarafından hazırlanan ve ÇED açısından olumsuz neticeleri olabileceğine ilişkin raporların sümenaltı edilmesi, saklanması bir yana ve jeoloji, deprem uzmanlarına göre depremi tetikleyici ve sonuçlarını ağırlaştırıcı olması nitelikleri bir yana.

Bir hukukçu olarak, “Kanal İstanbul” projesinin özellikle boğazlarda seyrüseferi düzenleyen 1936 tarihli Montrö Anlaşmasını da olumsuz nitelikte ve hatta ortadan kaldırılmasını tartışılır hale getireceği endişesini taşımaktayım. Çünkü Montrö sadece İstanbul boğazı geçişlerini değil, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi geçişlerini de kapsamaktadır. Türkiye için önemli bir kazanım olan Montrö Boğazlar Sözleşmesini deldirtmemeli ve uluslararası alanda tartışılır hale getirmemeliyiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu proje bir taraftan da bir “rant” projesidir. Daha şimdiden, üstelik proje alanı belli olmadan bu alanlardan arazi toplayanların isimleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Üstelik, bu projeye karşı olduğunu bildiren bir İstanbul Belediyesi varken çevre düzeni planlamasında belediye de devre dışı bırakılarak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 1/100 binlik Çevre Düzeni Planı’nda değişikliğe gidilerek süreç başlatılmıştır.

Süresiz nafaka düzenlemesi nasıl olmalı?

Evlilik sözleşmesinin sona ermesi yani boşanmanın sonucuna bağlı olarak Türk Medeni Kanunu düzenlemeleri gereğince, boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim tarafından davanın devamı süresince ve dava sonrasında, özellikle eşlerin barınmasına ve geçinmesine, çocukların bakım ve korunmasına yönelik olarak tedbirleri alır. Nafaka bunlardan bir tanesidir. Ülkemiz uygulamasında nafaka dava aşamasında geçici tedbir niteliğinde olup, davanın kesinleşmesiyle birlikte süresiz olarak ölünceye kadar devam etmektedir.

Ülkemizde bu durum, “ölünceye kadar nafaka olmaz” şeklinde tepki toplamaya başlamıştır. Özellikle çok kısa süreli evliliklerin sonucunda getirilen nafaka yükümlülüğünün ömür boyu sürmesi tepkilere neden olmaktadır. Bu konuda Avrupa ve gelişmiş hukuk sistemlerinin uygulamalarına bakıldığında bu sürelerin daha kısa ve geçici nitelikte olduğunu görmekteyiz. Örneğin, bazı ülkelerde evlilik birliği süresince, bazılarında evliliğin sona ermesinden itibaren 2 veya 3 yıl süre ile sınırlı olmak şeklinde düzenlenmektedir. Ülkemizde de bu konudaki tepkiler üzerine nafaka sistemini düzenleyen kanunlar üzerinde değişiklik çalışmaları devam etmektedir.

PORTRE / SÜLEYMAN ÇETİN

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördü. Çetin, 1990-1991 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda hakim adayı olarak görev yaptı. 1991 yılında Türkiye İş Bankası A.Ş Hukuk Müşavirliği’nde göreve başladı.

2002 yılında Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyesi seçilince Banka’daki görevinden ayrıldı ve kendi hukuk bürosunu kurdu. Türkiye Barolar Birliği, Radyo ve Televizyon Yayıncıları Federasyonu’nda (RATEF) çalıştı.

Gazi Üniversitesi’nde ders veren Çetin’in uzmanlık alanları arasında çevre ve enerji hukuku, telif hukuku, RTÜK ve aile hukuku var.

Çetin, aynı zamanda TRT’de “Hukuk Saati” adlı bir program yapıyor.

Tarih: 09-01-2020

FACEBOOK YORUM
Yorum